hipno

Kalp Merkezli Hipnoterapi

Diane Zimberoff tarafından geliştirilmiş, 25 yıllık çalışma ile kuramsal hale getirilip etkinliği ölçülmüştür.

Kalp Merkezli Hipnoterapi, zihni, ruhu ve bedeni ele alan ve değişimi bu üç alanda gerçekleştiren oldukça etkileyici bir terapi modelidir. Klasik telkin içeren hipnoterapiden farklıdır ve deneyimseldir.

Hipnoterapi ile sorunların kaynağına götürülür ve sıkışmış travmalar açığa çıkartılır, şifalanma enerjisi ile çalışarak kalp merkezli sevgi ile seanslar sonlandırılır. Olaylarda kendimiz ile ilgili çıkarttığımız anlamları ve mevcut davranışları değiştirmek için son derece etkilidir. İçinizdeki yaralı çocuk iyileşir, sanki yüklerden kurtulmuş gibi hafif hissedilir. Bedeni ve zihni oldukça rahatlatır. Kalp Merkezli hipnoterapi çok kısa sürede büyük değişimler sağlar ve kişi çoğu zaman hayatına yeni bir başlangıç yapar.

Kalp Merkezli hipnoterapi ile birçok alanda çalışılmaktadır. Kaygı bozukluğu, panik bozukluk, travma sonrası stres bozukluğu, depresyon, obsesif kompulsif bozukluk, öfke kontrol problemleri, ilişki sorunları, yeme bozuklukları, bağımlılık gibi durumların yanında beden ve zihin üzerinden çalışılarak migren, fibromiyalji gibi bedensel rahatsızlıklarda da oldukça etkili sonuçlar elde edilmektedir.

emdr resim

EMDR  (Eye Movement Desensitization and Reprocessing- Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme)

 

Çocukluktan gelen, geçmişte ya da yakın zamanda yaşanmış travmatik olaylar ile ilgili bir şeyler zihnimize geldiğinde, sanki o ilk acı veren anıyı şimdi yaşıyormuş gibi hissederiz; hem bedenimizde, hem zihnimizde, hem kalbimizde.. Örnek verecek olursak; tecavüz mağduru kişi olaydan sonra suçluluk ve utanç duyar, toplum içine çıkmaya çekinir, insanlardan uzaklaşır, kendine yönelik olumsuz düşünceleri ve duyguları olur (“Ben kirliyim.”, “Bu benim suçum.”). Aradan on hafta da geçse, on sene de geçse, herhangi bir tetikleyici anında tecavüz olayını hatırlamasına neden olur ya da o anda fark etmese bile bilinçaltında o anı ile bağlantılı bir durum olduğu için beden travmatik anıdaki gibi tepkiler vermeye başlar ve ne olduğunu anlamlandıramayız. Tecavüze uğrayan bir kişi, aradan yıllar geçtikten sonra çok naif, çok kibar bir erkek ile sevgili olur ve aralarında fiziksel bir yakınlaşma olduğunda aniden kusmaya başlar, çünkü travmatik anısı tetiklenmiştir. Bazı yaşam olayları bizi o kadar derinden etkiler ki konusu açıldığında ya da en ufak bir tetikleyici olduğunda acıdan ölecekmiş gibi hissederiz. Beyin o duygu yoğunluğu ile olayı hazmetmekte zorlanır, tıpkı çok yağlı yemek yediğimizde midemizin sindirmekte zorlandığı gibi.. EMDR terapisi de bu noktada devreye girer; üzerinde konuşmakta bile zorlandığımız acı veren anılar ve günlük yaşamımızda yoğun duygular yaşatan tetikleyiciler üzerinde çalışır. Hem geçmiş hem şimdi hem de gelecek ele alınır. Geçmişteki anılar ve şimdiki tetikleyiciler üzerinde duyarsızlaştırma ve yeniden işleme yapıldıktan sonra aynı şekilde geleceğe yönelik de danışan hazırlanır. Terapi bittikten sonra, bize acı veren bu anıları yine hatırlarız ama artık bize acı vermez. Olaylara karşı nötr kalırız ya da olumlu hissederiz. Tecavüz kurbanı, travmatik anısını hatırlar ama EMDR sonrası artık korku ve suçluluk hissetmez. Kendini güçlenmiş bile hissedebilir.

EMDR, kişinin kendine olan saygı ve sevgisini arttıran ve özgüvenini yükselten bir terapi yöntemidir. Travmatik yaşantıların yanı sıra, fobi, panik atak, kayıp, yas, değersizlik ve yetersizlik hisleri, sınav kaygısı, performans kaygısı, obsesif kompulsif bozukluk, bağımlılık gibi bir çok psikolojik rahatsızlıklarda kullanılır.

Uzman Klinik Psikolog

                Feyza Durmuş

toplumsal kaygi bozuklugu

TOPLUMSAL KAYGI BOZUKLUĞU (SOSYAL FOBİ)

Gözlerinizi kısa bir anlığına kapatın ve kalabalık bir ortam hayal edin. İnsanlar kendi hallerinde muhabbet ediyorlar, yemek yiyorlar, kahvelerini yudumlarken gazetelerini ya da kitaplarını okuyorlar. Bu şekilde kendi yaptıklarına dalmış durumdalar. Ta ki siz o ortama girene kadar.. Siz girdiniz ve bütün herkesin gözleri size çevrildi, herkes size bakıyor. Eliniz ayağınıza dolaştı.. Aman Allah’ım ne yapacaksınız şimdi?

İşte sosyal fobisi olan bireyler her kalabalık ortama girdiklerinde kendilerini bu durum içinde bulurlar. Herkes aslında kendi halinde oturuyorken sosyal fobisi olanlar, herkesin kendisine baktığını düşünüp bu bakışlardan kaçmak için yer yarılsa da yerin dibine girse de kimse onlara bu şekilde bakmasa gibi hissederler.

Aslına baktığınızda, toplum karşısında konuşmak sosyal fobisi olmayanlar için bile kaygı verici olabilir. Peki ne zaman bu bir bozukluk haline dönüşür;

  • Başkaları tarafından değerlendirilebilecek olduğunuz bir ya da birden çok toplumsal durumda belirgin bir korku ya da kaygı duyuyorsanız,
  • Olumsuz olarak değerlendirilebilecek bir biçimde davranmaktan ya da kaygı duyduğunuza ilişkin belirtiler göstermekten korkuyorsanız,
  • Toplumsal durumlar, neredeyse her zaman, korku ya da kaygı duymanıza neden oluyorsa,
  • Toplumsal durumlardan kaçınıyor ya da yoğun bir korku ya da kaygı ile bunlara katlanıyorsanız,
  • Toplumsal durumlara bağlı korkunuz, kaygınız ya da kaçınmanız en az altı aydır devam ediyorsa.

 

Daha yalın bir dille, sosyal fobi, insanlar tarafından eleştirilme korkusudur. İnsanlar tarafından beğenilmeme, olumsuz değerlendirilme, onaylanmama, reddedilme korkusu ve kaygısı baskındır. Bu durum sosyal fobisi olanların iş hayatını, okul hayatını, sosyal hayatını, özel hayatını,..vb. gibi oldukça kısıtlayıcı hale getirir. İş yerinde ve okulda performans kaygısı yaşarlar. Toplum önünde konuşmak çekilmez bir çile haline gelir ve korku ve kaygılarından dolayı gerçek performanslarını sergileyemezler.

“Rezil olacağım.”

“Herkes bana gülecek.”

“Bir daha insan içine çıkamayacağım.”

“Ya benimle alay ederlerse..?”

Bu tarz düşünceler sosyal fobisi olanlarda oldukça yaygındır. Özellikle kaygılı oldukları anda, vücutlarına daha çok odaklanırlar. Yüzleri kızarır, terlemeye başlarlar, elleri ayaklarına dolaşır,.. gibi gibi. Bu bedensel belirtileri fark ettiklerinde de insanların bu durumu görüp anlayacaklarını ve aptal konumuna düşeceklerini düşünüp daha çok kaygılanmaya başlarlar.

Korkulan sonucun gerçekleşmemesi adına baş etme stratejileri geliştirirler.  Toplum önünde konuşmaktan ve sunum yapmaktan kaçınırlar, insanlarla iletişim kurmaktan kaçınırlar, yanlarına güvendikleri birilerini alırlar, dikkat çekmemek ve fark edilmemek için sessiz kalmayı tercih ederler, kendi düşüncelerine zıt olsa dahi sırf insanlar tarafından eleştirilmemek ve onaylanmak adına onların fikrine uyum sağlarlar. Bu çözümler kısa vadede işe yarar, çünkü o an için kaygılarının ve korkularının hafiflemesini sağlar. Ama uzun vadede baktığımızda, bir sonraki sosyal durumda bu korkular ve kaygılar tekrar belirir, bu şekilde de kısır döngü gibi devam eder. Yani kısa vadede bu baş etme stratejileri işe yararken, uzun vadede aslında bu sıkıntılardan hiç kurtulamamamıza ve hayatımızın daha kısıtlanmış hale gelmesine neden olur. Bir yerden bu kısır döngüyü kırmak gerekir. Kendi başınıza bu baş etme stratejilerinizi belirleyip korku ve kaygılarınızın dinmesini sağlayan ne varsa onları yapmaktan kaçının ve korkularınızın üzerine gidin. Başta çok kaygı verici olabilir ancak kaygının bir süre sonra kendiliğinden ineceğini fark edeceksiniz. Bunu tek başınıza yapmakta zorlanıyorsanız bu konuda uzman birinden destek alın.

TEDAVİSİ

Bilişsel Davranışçı Terapi, toplumsal kaygı bozukluğu üzerinde oldukça etkili bir yöntemdir.

Öncelikle bireyin kaçındığı, korktuğu, kaygılandığı sosyal durumlar saptanır. Sosyal beceriler ve girişkenlik becerileri üzerinde çalışmalar yapılır.

Amaç kaygıyı tamamen yok etmek değildir. Hafif düzeyde kaygı bizim için işlevsel sayılır. Neden mi? Çok kaygının çok hata yapmaya sebebiyet verdiği gibi hiç kaygının olmaması da rahatlığın verdiği durumdan dolayı da birçok hata yapmamıza neden olur. Karşıdan karşıya geçen birinin düşünün, o kadar rahat ki sağına, soluna bakma gereksinimi bile duymaz, direk geçmeye çalışır ve arabanın çarpmasına sebebiyet verir. Aynı şekilde sunum yapacak birisi hiç kaygısı olmadan güzel bir sunum hazırlamaya çalışır mı? O kadar rahat ki, olsa da olur olmasa da, dünyanın sonu mu gelmiş hazırlanmadıysa da.. İşte bu sebeple amacımız, kaygıyı hafif düzeye yani bizim için işlevsel düzeye indirmektir.

Sosyal durumlarda meydana gelen kaygı ve korkuya neden olan “Aptal durumuna düşeceğim.”, “Herkes benimle alay edecek.” Gibi düşünceler üzerinde değerlendirmeler yapılarak bilişsel yeniden yapılandırma yapılır ve daha gerçekçi, işlevsel düşüncelere dönüştürülmesi için üzerinde çalışılır. Aynı zamanda sosyal fobiyi aşmak için, hafif düzeyde kaygı yaratan durumdan çok kaygı yaratan duruma doğru aşamalı olarak maruz bırakma yöntemi kullanılır. Terapi sonunda, kişinin çok kaygı yaratan durumun eskisi kadar kaygı yaratmadığını keşfetmesi ve sonraki sosyal durumlarda baş etme stratejilerine ve terapiste ihtiyaç duymadan kendi başına baş edebilmesi sağlanır.

ppd web resim

POSTPARTUM DEPRESYON (DOĞUM SONRASI DEPRESYON)

Depresyonun meydana gelişinin en beklenmedik zamanlarından birisidir belki de hamilelik sonrası zamanda.. “Hadi canım, dünyalar tatlısı bebeğe sahip olan bir insan depresyona girer mi hiç!!” demeyin.. Oluyor..

Postpartum depresyon (PD),  namıdiğer doğum sonrası depresyon nedir öncelikle ona bakalım.

Doğumun gerçekleşmesiyle postpartum olarak adlandırılan yeni bir dönem başlar. Gebelikle meydana gelen fizyolojik, psikolojik ve sosyal değişiklikler, postpartum süreçte altı hafta içerisinde gebelik öncesi eski hallerine geri döner. Doğum sonrası dönemde ilk 10 gün, özellikle ilk üç-beş gün öfke, ağlama, iştahsızlık, uykusuzluk, hızlı duygusal değişim, baş ağrısı gibi depresyon belirtilerinin yaşanması postpartum hüzün olarak adlandırılır. Amerikan Psikiyatri Birliği, yapılan çalışmalara göre, postpartum dönemde postpartum hüzün geçiren kişiler için bu hüznün PD’ye dönüşme olasılığını arttırdığını ifade etmiştir. Yani postpartum hüzün öyküsü olanlar, PD geçirme açısından risk altındadırlar. PD’nin yaşanmasının nedenleri arasında uyum sürecinden, aşırı uyarılmadan, hormonal değişikliklerden bahsedilebilir. Belirtilerin geçmemesi durumunda, postpartum depresyon başlangıcı söz konusu olabilir.

PD, doğum sonrası ilk dört hafta içinde belirtilerin başlaması ile tanımlanan depresyon sürecidir. Depresif sürecin başlayabilmesi için en az beş semptomun bulunması gerekmektedir. Bu belirtiler; çökkün duygudurum, ilgide azalma, zevk almama, uykusuzluk çekme ya da aşırı uyuma, kilo kaybı ya da kilo alma, bitkinlik ya da enerji düşüklüğü, ajitasyon ya da yavaşlama, değersizlik ya da uygunsuz suçluluk hissetme, odaklanmakta güçlük çekme ya da kararsızlık yaşama, yineleyici ölüm düşünceleridir. Bu semptomlar günün büyük bir bölümünde, neredeyse her gün, iki hafta boyunca devam etmelidir. Çökkün ruh hali ya da ilgisini yitirme ve zevk almama gibi önceki sosyal ve/veya işlevsellik düzeyinde bir değişiklik olmalıdır. Yani eski yapılan şeylerden keyif alınmaz, sosyallik ve işlevsellik düzeyinde düşüş gözlenir.

Hafif ve orta düzeyde PD’si olan annelerin, destek arayışında olmayışları, yaşadıklarının bir bozukluk olduğunu düşünmemeleri ve nereye başvuracakları hakkında fikir sahibi olmadıkları için, bu durum PD’si olan annelerin ruhsal durumlarının daha da ağırlaşmasına sebebiyet verebilmektedir. Ağır düzeyde postpartum depresyonu olan annelerde, yetersizlik hissi, suçluluk hissetme, cezalandırılmayı hak ettiğini düşünme görülebilir.

PD dönemlerinin %50’si aslında doğum öncesi başlar ve bu dönem ‘peripartum’ olarak adlandırılır. Bu dönemlerde depresyon geçiren kadınlar çoğu zaman ağır kaygı ve panik atak geçirirler. Yani hamilelik döneminde başlayan depresyon belirtileri ilerledikçe, tedavi edilmedikçe ağırlaşır ve PD gelişmesine sebebiyet verir. Bazı PD geçiren kadınlarda psikotik özellikler de görülebilir. Bu dönemler, en çok bebeği öldürmenin görüldüğü dönemlerdir. Psikotik özellik gösteren PD sürecinde, bebeği öldürme ile ilgili komut sanrıları ya da bebeğin içine şeytan girdiği sanrıları yaygındır. Bu sanrılar olmaksızın başka psikotik belirtiler de görülebilir.

Araştırmalara göre, kadınlar 3 farklı nedenden dolayı PD’yi saklama ihtiyacı hissedebilirler; postpartum depresyon doğum sonrası annelik sürecinde normal karşılanmakta veya belirtiler uykusuzluk ve yorgunluğa bağlanmaktadır; ikinci olarak, postpartum depresyonu olan kadınlar toplum tarafından damgalanma korkusuyla tedavi görmeye yanaşmamakta ve belirtileri saklamaktadır; infertilite geçmişi olan kadınlar uzun zaman sonra bebeğine kavuştuğunda durumundan yakınmasıyla başkaları tarafından yargılanma korkusuyla içten içe kontrol altında tutmaya çalışıp olumsuz etkilenebilmektedirler.

Postpartum dönemde görülen depresyon, sadece anneyi değil, aynı zamanda bebeği ve aileyi de olumsuz etkileyebilmektedir. PD geçiren anneler bebekleri ile bağ kurmakta zorlanabilirler ve bu durum bebekleri ileri yaşlar için birçok alanda olumsuz bir şekilde etkileyebilir. Anneleri ile güvenli bağ kuramayan bu bebekler, davranışsal, bilişsel ve duygusal alanlarda güçlükler yaşayabilirler.

PD geçiren anneler, hayatlarının bir daha eskisi gibi olamayacağını düşünebilir, çocuk bakımı ve sorumluluklarını sıkıcı, bunaltıcı bulabilir, çocuklarına karşı daha az şefkat gösterebilir, fiziksel ve ruhsal olarak kendilerini çocuklarından uzaklaştırabilir ve hatta bazı anneler, çocuklarına zarar vermeyi bile düşünebilirler. Yapılan bir araştırmaya göre, bu annelerin çocuklarının utangaç, agresif, sinirli, daha az yüz mimiği kullanan, az konuşan bir yapıda oldukları tespit edilmiştir.

PD’nin nedenlerinden bazıları şunlardır; evlilik sorunları, ölüm ve ayrılık gibi beklenmedik yaşamsal olaylar, planlanmamış gebelikler, daha önceki gebeliklerde depresyon geçirilmiş olması, yüksek riskli bir gebelik, kayıpla sonlanan gebelik ve doğum deneyimleri, bebek bakımı ile ilgili duyulan kaygılar, kadının ya da eşinin işsiz kalması, sosyal desteğin yetersizliği..

Hep kadınların depresyonundan bahsettik. Sadece kadınlar mı doğum sonrasında depresyona girer? Hayır.. Erkeklerde babalık sürecine adapte olmakta zorlanıp depresyona girebilirler. Burada erkek ya da kadın fark etmeksizin önemli olan depresyonun diğer aile üyelerine de sıçramadan ve aile içi bağları zedelemeden tedavi etmektir.

 

POSTPARTUM DEPRESYON’UN TEDAVİSİ

 

PD’si olan bazı kadınlar ilaç kullanmayı içermeyen müdahaleleri tercih edebilirler çünkü ilaçla tedaviye maruz kalmak istemeyebilirler. Gebelik ve postpartum süreçte ilaçların bebeğe olan yan etkilerinden dolayı da psikososyal müdahaleler ve Bilişsel Davranışçı Terapi gibi psikoterapilerin önemi artmaktadır.

PD’si olan kadınların eşleri tarafından destek alıp almadığı da göz önünde bulundurulmalıdır. Eş tarafından destek alınmaması durumunda PD’yi arttırabileceği gibi, PD’nin de eşler arasındaki ilişkiye olumsuz etkileri olabilir. Bu nedenle, eşler arasında anlaşmazlık olması durumunda aile terapisi de önerilebilir.

Sadece eş değil çevreden alınan sosyal destek de postpartum dönemde oldukça önemlidir. Hem gebelik ve doğum sonrası dönemde annelik sürecine adapte olmayı kolaylaştırır, hem de postpartum depresyon üzerinde iyileştirici bir etkendir.

panik atak

PANİK ATAK NEDİR? HER PANİK ATAK GEÇİREN PANİK BOZUKLUĞA SAHİP MİDİR?

Panik atak, herhangi bir neden olmaksızın, aniden ortaya çıkan şiddetli korku ve kaygı durumudur. Panik atak belirtileri kişiden kişiye değişebilir. Bu belirtiler;

  • Çarpıntı
  • Terleme
  • Titreme ya da sarsılma
  • Nefes darlığı
  • Soluğun kesilmesi
  • Göğüs ağrısı
  • Bulantı ya da karın ağrısı
  • Baş dönmesi ya da bayılacakmış gibi olma
  • Derealizasyon (gerçek dışılık duyguları) ya da depersonalizasyon (benliğinden ayrılmış gibi hissetme)
  • Kontrolünü kaybedeceği korkusu
  • Ölüm korkusu
  • Uyuşma ve karıncalanma duygusu
  • Üşüme, ürperme ve ateş basması

Bu belirtilerden dört tanesinin varlığı çoğu zaman panik atak için yeterlidir. Belirtiler meydana geldiğinde, kalp krizi geçirme, bayılma, ölme korkusu ile hemen acile başvururlar. Ancak yapılan tetkikler doğrultusunda, herhangi bir sağlık sorunu yok ise, psikolojik olduğu ortaya çıkar.

Her insan hayatında bir kere panik atak geçirebilir. Ancak bir kere panik atak geçirmek, panik bozukluğa sahip olmak demek değildir. Panik bozukluk tanısının konabilmesi için de bu belirtilerin panik ataktan en az bir ay ya da daha fazla devam etmesi gerekmektedir. Ayrıca, panik bozukluğu olan kişiler; kalp krizi geçirme, denetimini yitirme, çıldırma gibi korkularından dolayı günlük işlevlerini yerine getirmekte zorlanırlar, panik atağı geçirmekten kaçınmak için tasarlanmış davranışlar gösterirler.

Panik bozukluk dışında; depresyonda, travma sonrası stres bozukluğunda, madde kullanımında ya da birtakım sağlık durumlarında (örn; kalple ilgili, solunumla ilgili, mide-bağırsakla ilgili,..vb. gibi) da panik atak geçirilebilir.

Panik atak geçiren kişiler, her an panik atak geçirme korkusu yüzünden ve bu kaygılarıyla baş edebilmek için yeni davranışlar geliştirirler; bilmedikleri yerlere gitmeyi tercih etmezler, evlerinden fazla uzağa gitmezler, sık sık bedenlerini dinlerler, destek olması için yanlarında birinin olmasını isterler, işe gitmekten, dışarı çıkmaktan, kapalı ortamlara gitmekten kaçınabilirler. Halbuki bu davranışlarla birlikte hayatlarını iyice kısıtladıklarının farkında olmayabilirler.

Panik ataklara bazen agorafobi (alan korkusu) eşlik edebilir. Agorafobi eşliğinde panik bozukluğu olan bireyler; açık alanlardan, alışveriş merkezlerinden, kalabalık içerisinde, sinemalarda ve ya dar, kapalı odalarda bulunmaktan, trenle, otobüsle ya da uçakla seyahat etmekten korkarlar. O yüzden, bu tip yerlere gitmekten kaçınırlar, çıkışa daha yakın yerlere oturmayı tercih ederler ve oralarda bulundukları süre boyunca yoğun korku ve kaygı yaşarlar.

Gelelim ilaç kısmına.. Panik bozukluk için kullanılan ilaçlar bir nevi sakinleştirici niteliğindedir ve bu şekilde panik ataklarınızı durdurur. İlaç kullanımından bir süre sonra vücut alışır ve başlardaki etkiyi göstermez. Bu yüzden bazı kişiler ilaç kullanmaya devam etse bile tekrar panik atak yaşayabilirler.

PANİK BOZUKLUĞUN TEDAVİSİ..

Ruhsal bozukluklarda tedavisi en kolay olanlardandır. Düşünce, duygu ve davranış üzerinde çalışılan bilişsel davranışçı terapinin panik bozukluğun tedavisinde etkililiği araştırmalar tarafından kanıtlanmıştır. Araştırmalara göre, ilaç yerine, bilişsel davranışçı terapi alan kişiler 6 veya 8 seansta iyileşebilmektedirler. Yine araştırmalara göre, bilişsel davranışçı terapi alan 10 kişiden sadece 1’i tekrar panik atak yaşarken, ilaç tedavisi gören 10 kişinin 8’i tekrar panik atak yaşamaktadır.

Peki bilişsel davranışçı terapi ile panik bozukluk tedavisinde neler yapılır? Öncelikle korku ve kaygıya neden olan düşünceler ele alınır.. Bu düşünceler genellikle panik atak belirtilerinin yanlış yorumlanması ile oluşur ve yeniden yapılandırılır. Ayrıca, korkuya, kaygıya neden olan durumlardan, yerlerden kaçınma davranışları üzerinde çalışılarak kişinin korkuları üzerine gitmesi sağlanır. Böylelikle, kişinin daha kaliteli bir yaşam sürmesi hedeflenir.

 

Uzman Klinik Psikolog

                Feyza Durmuş

psikoterapi

PSİKOTERAPİ NEDİR ?

Öncelikle “Psikoterapi ne değildir?”den başlayalım. Psikoterapi;

  • Sohbet etme, sadece dertlerini anlatıp gitme yeri değildir. Eğer sizin süreciniz böyle gittiyse yanlış kişiye başvurmuşsunuz demektir.
  • Çevrenizdekilerle konuşup teselli almak gibi de değildir. Çünkü etrafınızdakiler olaylara objektif bakmak yerine sizin tarafınızda olacaktır ve durumlarla baş etmek için gerekli kapasite ve tekniklere sahip olmayacaklardır, sadece genel geçer önerilerde bulunacaklardır.
  • Çocukluğunuzu anlattığınız ve terapistin size tavsiyeler verdiği bir süreç de değildir.
  • Danışanın rahatladığı ve terapisti tarafından onay gördüğü bir yer hiç değildir. Çünkü amacımız danışanın yaşadığı problemlerle yüzleşip nasıl başedebileceğini öğrenmesidir. Bu süreç rahatlayarak ilerlemiyor maalesef.
  • Terapistin elinde sihirli bir değnek yoktur ki, danışanda hemen bir iyileşme görülsün. Tedavinin işe yaraması için danışanın da emek harcaması gerekir.
  • Terapistin kendinden bahsettiği ya da kendi merakı ile ilgili danışana sorular sorduğu bir süreç değildir.
  • Terapist danışan adına kararlar almaz, yapıp yapmaması gerekenleri söylemez.
  • Birkaç seans içinde belirtilerin ortadan kalkmasını beklemek gerçek dışı olur. Herkesin yaşadığı problemin düzeyi farklıdır ve bu düzeye göre seansların sayısı azalabilir de, artabilir de…

Şimdi asıl sorumuz “Psikoterapi nedir?”

  • Psikoterapi sürecinde hedef; danışanın kendisini daha iyi anlaması, üstesinden gelmekte zorlandığı sıkıntının kaynağını dair farkındalık kazanması, yeni davranış ve düşünce kalıplarıyla yeni baş etme becerileri geliştirmesidir.
  • Aslında terapi sürecinde, terapist danışanı iyileştirmez, olayları objektif olarak değerlendirir ve muhtemel seçenekleri görebilmesi için danışana rehberlik ederek ışık tutar. Danışan da terapi sürecinde öğrendiklerini yaşamının tüm alanlarında uygulamaya koyar ve emek harcarsa karşılığını alır. Bir nevi, araba kullanmayı öğrenen sürücü adayları gibi, danışan da şoför koltuğunda ve terapist eşliğinde hedefe doğru ilerler.
  • Danışanı mutsuz eden düşünce ve davranışların yerine daha işlevsel ve kendisini mutlu edecek düşünce yapıları geliştirmesine yardımcı olunur.
  • Terapi sürecinde, işbirliği ve güven çok önemlidir. Danışan, terapistine güvenmediği sürece bir fayda alamaz.
  • Bilimsel bir sürece dayanır. Her seansın bir gündemi olmalıdır. Danışan seans sonunda bir şeyin farkındalığını kazanmış olmalıdır ve terapiden aldıklarını günlük hayatında da uygulamalıdır.
  • Sadece, psikoterapi eğitimi almış psikiyatrist ya da klinik psikoloji alanında yüksek lisans yapmış kişiler tarafından uygulanır.
  • Danışan hakkında gerekli analizler yapılarak kişiye uygun bir terapi ekolü seçilip danışan ile paylaşılır ve gerekli müdahaleler yapılır.
  • Seanslar, en az haftada bir olur ve genellikle 50 dakika sürer.
  • Psikoterapide etik ilkeler çok önemlidir. Gizlilik ilkesine göre, terapide konuşulanlar danışanın izni olsa dahi danışanı korumak adına kimse ile paylaşılmamaktadır. Yalnız gizliliği bozan bazı istisnai durumlar vardır; mahkemelik bir durum olduğunda, kişinin kendisine ve başkasına zarar verme durumları söz konusu olduğunda danışanın bilgisi dahilinde gerekli kişilere bilgilendirme yapılır.
  • Terapistin sorduğu her soru bir şeye hizmet etmelidir. Gereksiz sorular sorulmaz.
  • Terapi süreci yarım bırakılmamalıdır. Terapinin sonlandırılması karşılıklı anlaşmaya ve danışanın iyilik haline göre belirlenir ve hangi hedeflerin gerçekleştirildiğine dair ayrıntılı bir değerlendirme yapılır.

Terapi Hakkında Önemli Notlar:

  • Terapiden fayda alınabilmesi için en önemli şey, danışanın istekli olmasıdır.
  • Terapistinize kendinizi tamamen açmazsanız, terapistiniz sizi yeterince anlayamayacaktır ve bu şekilde alacağınız fayda azalır.
  • Eğer gerçekten kendinizi iyi hissetmiyorsanız, bunu çekinmeden söylemelisiniz. Terapistimle ilişkimiz bozulmasın şeklinde düşünmeyin, açık olun.
  • Terapiden asıl beklentilerinizi açıkça söyleyin. Terapi sürecindeki gidişat sizin hedefinizle uyuşmuyorsa bunu mutlaka terapistinizle paylaşın.

Terapiden Sağlanan Faydalar;

  • Gelişime engel olan davranışları değiştirme,
  • Özgüven arttırma,
  • İletişim becerilerini geliştirme,
  • Korku, öfke, yas gibi duygularla baş etmeyi öğrenme,
  • Geçmişten gelen acılara karşı artık daha duyarsız olma,
  • Gelecek ile ilgili hedefler belirleme,
  • İç görünün artması,
  • Olumsuz düşünce kalıplarının yerine olumlu olanlarını benimseme,
  • Ruhsal bozukluk belirtileri ile baş etme,
  • Problem çözme becerilerini geliştirme olarak sayabiliriz.

Unutmayalım ki; “Sorun; ne kadar derine düşmen değil, düştükten sonra nereye zıplayacağındır.” (R.P.Richer).

psikolog

PSİKOLOG VE PSİKİYATRİST AYRIMI

İnsanların genel olarak merak ettiği bir nokta var: Psikolog ve psikiyatrist arasındaki fark nedir? Danışmak için hangisini tercih etmelidir?

Öncelikle “Psikolog, klinik psikolog ve psikiyatrist kimdir?” ona bakmakta fayda var..

Psikologlar, psikoloji lisans eğitiminden mezun kişiler iken, Klinik Psikologlar, psikoloji lisans eğitimine ek olarak “Klinik Psikoloji” alanında master/yüksek lisans yapan uzmanlardır.

Psikiyatristler ise, tıp eğitimi üzerine psikiyatri alanında ihtisas yapmış kişilerdir.

 

Aralarındaki farklara bakacak olur isek;

Uzman klinik psikologlar, psikoterapi yapma yetkisine sahiptirler. Sorunların altındaki nedenlerin psikolojik olduğunu düşünürler. Bu sebeple, bireylere medikal çözümler yerine ruhsal, düşünsel ve davranışsal alanlarda destek verirler, uygun tedavi yöntemlerini bulurlar ve müdahale ederler. Klinik psikologlara başvuran bireylere “danışan” adı verilir. Seans süresi, 50-60 dakika sürmektedir.

Psikiyatristler ise, tanı koyma ve ilaç yazma yetkisine sahiptirler. Ruhsal sorunların fiziksel kökenli olduğunu düşünürek ilaç tedavisi uygularlar. Psikiyatristlere başvuran kişiler ise “hasta” olarak adlandırılır. Görüşme süreleri, genel olarak 15-20 dakika sürmektedir.

 

NOT:  Hem klinik psikolog hem de psikiyatrist seçiminde çok titiz davranılmalıdır. Alanda başka bölümlerden mezun olup kendini psikolog ya da terapist şeklinde tanıtan birçok şahıs bulunmakta ve gerçekten bir psikoterapi eğitimi almamalarından dolayı gelen danışanlara ruhsal olarak zarar verebilmektedirler. Burada yapmanız gereken, klinik psikolog ya da psikiyatrist tercihi yaparken aldıkları eğitimleri gözden geçirmeniz olacaktır. Ayrıca, gittiğiniz psikiyatrist birkaç dakika sizi dinleyip hemen ilaç yazıp gönderiyorsa ya da psikoloğunuz psikoterapi sürecinde kendinden bahsediyorsa yanlış yerdesiniz demektir. Unutulmamalıdır ki,  yapılan araştırmalara göre, son yıllarda antidepresan kullanımları oldukça artmıştır. Bunun sebeplerinden biri de psikiyatristler tarafından yapılan ve çok kısa süren görüşmelerin ardından derin bir inceleme yapılmaksızın yorgunluk, iştahsızlık, ruhsal çökkünlük yaşayan birçok bireye depresyon tanısı konulmakta ve ilaç verilip gönderilmektedir. Benzer şekilde uyku sorunu yaşayan biri de antidepresan verilip gönderilmektedir. Ancak antidepresan uyku sorunun altında yatan nedenleri de ortadan kaldırmamaktadır, dolayısıyla geçici bir çözüm olacaktır. Altta yatan nedenleri keşfedip buna göre bir müdahale yapılması da psikoterapi ile gerçekleşir.

Asıl konumuza gelecek olursak, insanlar “Psikoloğa mı, yoksa psikiyatriste mi gitmeliyim?” ikileminde kalıyorlar. Buna istinaden, bir klinik psikolog olarak benim size tavsiyem; öncelikle uzman bir psikolog ile detaylı bir ön görüşme gerçekleştirerek tedavi şeklinizi belirlemeniz olacaktır. Eğer, ilaç kullanmanızı gerektirmeyecek durumda iseniz, psikoterapi ile sorunlarınızın üstesinden gelebilirsiniz. Yaşadıklarınıza bağlı olarak ilaç kullanmanız gereken durumda zaten psikoloğunuz sizi güvenilir bir psikiyatriste yönlendirecektir. Çünkü, bazı bozukluklarda, hem ilaç hem psikoterapi birlikte yürütüldüğünde tedavi için daha hızlı bir iyileşme sağlayacaktır.

 

 

ilacvepsikoterapi

İLAÇ ve PSİKOTERAPİ

Grip olduğumuzda ilaç içip hastalığın hızlıca düzelmesini istediğimiz gibi ruhsal bir rahatsızlık yaşadığımızda da hemen ilaca sarılıp geçmesini bekleriz. Ancak ruh sağlığı alanında durum biraz farklıdır. Neden mi? Çünkü devreye psikoterapi de girer. Araştırmalar, hem ilacın hem de psikoterapinin iyileştirici etkisini ayrı ayrı kanıtlamıştır. Duygudurum bozukluklarında lityum tedavisi büyük bir önem teşkil ederken, panik bozuklukta ilaç yerine psikoterapi daha etkilidir. Yine araştırmalara göre, ilaç tedavisi ile birlikte psikoterapi müdahaleleri kullanıldığında çok daha hızlı bir iyileşme gerçekleşir ve nüksetme ihtimali azaltılmış olunur. Ancak, psikoterapiden fayda alınabilmesi için de alanında uzman kişilere gidilmesi ÇOK önemlidir. Aksi takdirde, alanında uzman olmayan kişilere gidildiğinde danışana zarar verme riski göz önünde bulundurulmalıdır.

Antibiyotiğin etki süresini 12 saat olarak düşünürsek, her 12 saatte 1 ilaç içmemiz gerekebilir. Psikiyatrik ilaçların da bir etki süresi vardır. İlaçların etki süresine göre düzenli aldığımız durumlarda bizim için faydalıdır. Ancak bazı bozukluklarda (depresyon, kaygı boz., vb. gibi) ilaç içmediğimiz zaman belirtiler geri gelir ve tekrar kendimizi kötü hissetmeye başlarız. Bunun sebebi ise, ilaç etki süresi boyunca beynin işleyişini değiştirir ve etkisi geçtiğinde her şey eski haline döner. Düşünce sistemimiz aynı şekilde kalır ve bunu değiştirmeyi de psikoterapi mümkün kılar.

Peki nedir bu psikoterapiyi ilaçtan ayıran özellik? Günlük yaşantımızda bize rahatsızlık veren olumsuz düşünce ve davranışların yerine daha işlevsel ve olumlu olanları koymak, olaylara farklı bir bakış açısı ile bakabilmek ve baş etme becerilerini arttırmaktır. Aynı zamanda, danışan bu süreçte kendi ile ilgili farkındalık da kazanır, bireyin iç görüsü artar.  İlaç ile birey kaygısını bastırabilir ancak psikoterapi ile de kaygı yaratan durumları keşfederek baş etmek adına kaygısının üzerine gider. Bu sayede, ileride kaygılanmasına neden olacak durumlarla karşılaştığında, birey nasıl başetmesi gerektiğini öğrenmiş olur ve ona göre hareket eder.

Yukarıda bahsettiğim gibi, psikoterapi yanında ilaç kullanımı daha hızlı bir iyileşme göstermektedir. Ancak her psikoterapiye giden ilaç kullanmak zorunda da değil. Öncelikle kişinin durumuna göre değerlendirme yapılır ve gerekli görüldüğü durumlarda zaten psikiyatriste yönlendirilir. İlaç desteği olduğu zaman da, bazı danışanlar ilaç kullanmaya başladıktan sonra durumlarının daha kötüye gittiğini düşünüp kendi kendine ilacı bırakmaktadırlar. Ancak, unutmamalıyız ki, ilaçların etkisi 2-3 hafta içinde başlar. Yani ilaca başladığımızda hemen fayda görmeyiz ve yan etkiler artabilir. Birkaç hafta içinde beliren yan etkiler azalır, ilaç etkisini göstermeye başlar ve iyileşme görülür. Bu süreçte, hala kötü hissediliyorsa, mutlaka doktora başvurulmalıdır. Ek olarak, birkaç ay ilaç kullandıktan sonra, yine danışanlar iyileştiklerini düşünerek ya da ilacın fayda etmediğini düşünerek doktorlarına danışmadan ilaç kullanmayı bırakmaktadırlar ve daha da kötüleşmektedirler. Halbuki, bu tip ilaçlar doktor kontrolünde aşamalı bir şekilde azaltılarak bırakılmalıdır.

Bedenimize iyi baktığımız gibi, ruhumuza da iyi bakalım..

 

bilissel

BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI TERAPİ NE İŞE YARAR?

BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI TERAPİ NE İŞE YARAR?

 

Etkinliği bilimsel araştırmalar tarafından kanıtlanmış ve yapılandırılmış bir terapi yöntemidir. Bu modele göre; duygu, düşünce, davranış, bedensel tepkiler ve çevre birbiri ile etkileşim halindedir. Olayları yorumlama şekli ve düşünceler, duygular ve davranışların belirleyicisidir. Bilişsel davranışçı terapinin (BDT) amacı, olumsuz ve çarpıtılmış düşüncelerin yeniden yapılandırılması ile daha olumlu ve işlevsel bakış açısı kazanmayı sağlamaktır.

 

BDT’de, danışanın problemlerle nasıl başetmesi gerektiğine dair yeni beceriler kazandırılır ve terapi sonlandıktan sonra yine aynı olaylarla karşılaşıldığında danışan artık kendinin terapisti olur ve nasıl başetmesi gerektiğini bilir. Terapi sürecinde, terapist değil danışan aktiftir. Ehliyet kursuna giden sürücü adayları gibi danışan şoför koltuğundadır, terapist ise direksiyon hocası gibi sağ koltukta danışana rehberlik etmektedir. Buradaki amaç, danışanın terapiste bağımlı kalmadan kendi başına problemlerle mücadele edecek donanımı elde etmesini sağlamaktır.

 

Süreç nasıl işler?

İlk seansta danışanın terapi hedefleri belirlenir ve her seans oluşturulan gündem maddesi ya da maddeleri ile terapi hedefleri doğrultusunda işbirliği ile çalışmalar yapılır. Bu çalışmaların pekiştirilmesi amacıyla danışana ev çalışmaları verilir. Böylelikle, danışanın öğrendiği yeni becerileri seans dışındaki hayatına aktarması hedeflenir.

 

Seanslar ne kadar sürer?

BDT’de, genellikle haftada bir ya da ihtiyaca göre iki seans yapılır. İlk başta seans sayısı vermek yanlış olur, çünkü danışanın problemine göre değişiklik göstermektedir. Danışan kendini iyi hissetmeye başladıkça görüşme sıklığı azaltılır. İyileşme görüldüğünde nüks önleme çalışmaları yapılarak terapi sonlandırılır.

 

BDT hangi alanlarda etkilidir?

BDT’nin uygulandığı birçok alan vardır. Bunlardan bazıları;

  • Depresyon,
  • Takıntı-zorlantı bozukluğu (Obsesif-kompulsif bozukluk),
  • Kaygı bozuklukları,
  • Panik atak,
  • Sosyal fobi,
  • Hastalık kaygısı,
  • Travma sonrası stres bozukluğu.

 

Birçok bilimsel araştırma, BDT’nin ruhsal bozuklukları iyileştirmede oldukça etkili bir tedavi modeli olduğunu göstermektedir. Sadece ilaç tedavisi iyileşmede yeterli olmaz. İlaç kullanımı; mutsuzluk, kaygı, endişe gibi duyguların azalmasını sağlar ancak düşünce yapısını değiştirmediği için geçici bir çözüm olacaktır. Ruhsal bozuklukların iyileşmesi için, düşünce yapısının ve olaylara bakış açısının üzerinde çalışılması ve yeniden yapılandırılması, uzun süreli, kalıcı bir çözüm sağlar. BDT de tam olarak buna hizmet eder.